12 Haziran 2013

paketlenmiş huzur programları


yıllardır bekliyorum, ''bi' ara şu kamil'e de uğrayayım da biraz sevinsin..'' diye, ama hayırsız yan komşuma kadar geliyor, kapımın önünden geçiyor, dönüp kapı zilime basmaya tenezzül etmiyor.

en son kendisiyle olan karşılaşmamızı hatırlayamıyorum. çok zaman geçmişse demek ki. hiç merhameti yok. yıllarca ümit verip beni peşinden koşturan sonrada ''beni yanlış anlamışsın'' deyip kıçıma güzel bir tekme basan eski sevdiceğimden daha acımasızmış meğer.. bazen gelip bende epey kalacak gibi bir çoşkuyu veriyor bünyeme, amma velakin sonunda daha kötü bir sıkıntıyla baş başa bırakıyor beni. hiç affı yok. koyuveriyor çocuğu.

yeni farkettim, yıllardır yaptıklarımın sebebi o'nun bende kalması içinmiş. hala da o'nun için çabalıyorum. bütün eğitim hayatım; girdiğim anadolu lisesi sınavları, ünivesite hayatım, miyopu -3.5'e çıkaran hukuk kitapları, bitmeyen kanunların hepsi bir parça huzur içinmiş. sanırım hayatımdaki en büyük tezatlarsa bütün bunların haneme kattığı ekstra huzursuzluklardır. huzur ararken huzursuzluklarla baş başa kalmak.. şimdi ufka baktığımda görüyorum ki; çok uzakta çevrem tarafından sık sık hatırlatılan ev bark kurup çoluk çocuk sahibi olma teranesi, bol kazançlı iş kapısı hayalleri, daha rahat, daha hızlı bi' ulaşım için yüz binlerce lira harcanıp alınacak arabalar, daha konforlu, daha geniş bir yaşam için yine diğerinden daha fazla binlerce liralar harcanıp alınacak evler. bunların hepsi bana huzuru getirmek için önüme sunulan paketlenmiş hayaller. oysa ki sırf bunların hayali bile bünyeme yeterince huzursuzluk katarken, nasıl bana huzur verecekler çözebilmiş değilim.

bense, bütün bu dayatılmış paket huzur programlarına rağmen huzuru, okuduğum bir hikayede, izlediğim bir filmde, kimsenin yüzüne bakmadığı bir temizlik işçisine ''kolay gelsin'' dedikten sonraki gözlerindeki parıltıda, yapabileceğim ufacık bir iyilikte, bir tebessümde arıyorum. tüm bu dayatılan huzur paketleri ortada dolaşırken kendimi rahat hissettiğim bir huzur anlayışını bulabileceğimi ve hatta bir kaç kişiye de bulaştırabileceğime inanıyorum. yoksa niye yaşamaya gereksizce devam edeyim ki? yeterince hukukçu, kalantor adam yok mu sanki? ha, eğer bi' gün yolunu sapıtıp da huzur kapımı çalarsa, ona da her zaman kapım açık. beklerim.

9 Haziran 2013

tavuklar uçsaydı..


çok hakkı yeniyor bu çok muhteşem hayvanın, saatlerce düşünüp düşünüp sonra da üzülüyorum bu hallerine..

şimdi düşünsene hafız; eti en ucuz olan hayvan bu garibim.. öyle ki fakir fukara da rahat rahat tavuk eti yiyebiliyor. üstelik zalım öyle bir lezzetli ki zaman gelince kırmızı eti görmezden geliyorsun sayesinde. bağımlılık yapıyor. misal ben kebabçıda hep tavuk şiş söylerim. hem fedakar da hayvan; civcivlerine bir yan bak, hiç kalıbına bakmadan kafa göz dalıyor.. gözü öyle bir kararıyor ki ümüğüne bi yapışsa boğar şerefsizim.. kimseyle bi' alıp veremediği yok. hapiste dört duvar arasında volta atan müebbet yemiş mahkumlar gibi, 
kendi halinde takılıyor.. onlar gibi gizemli, onlar kadar karizmatik.. civcivsiz zamanlarında da korkak zaten, yoluna dahi çıkmaz insanın. gel gör ki insanoğlu ne yapıyor? ilk küfürleşmede karşısındakine ne diyor? ''tavuk mu sikiyosun lan sen, gelsene muğa koduuum, yiyosa gel lan..''

olacak iş mi şimdi bu? tavuk gibi bi' havanı bir seks objesi olarak görmek, üstelik kolay elde edilen kadın misali rahatlıkla elde edilebileceğini, söylemeye dilim varmıyor, ama sikilebileceğini düşünmek çok hayvanca lan. pervasızca hatta. tavuk lan bu. sofradayken en sevdiğim arkadaşım bu benim. ekmek arasında güzel, kfc'de güzel, los pollos hermanos'da güzel lan bu.. zoruma gidiyor arkadaş. şık değil. etik değil. ben tavukların hakkını ödeyemeyeceğimizi düşünürken bu tür kirli zihniyetleri görmek kanıma dokunuyo. 


peki bu dünya yansa umrunda olmayacak hayvanların hiç mi suçu yok.. çek bi' sandalye, onu da konuşalım.. şimdi birader, bakıyorsun kediye kanadı yok. hiç de sevemedim bu mahlukatları. sinsilik seziyorum. yiyip, içip, iki de sevimlilik yapayım, götü sağlama alayım derdinde. neyse, ben kedileri yıllardır araştırırım ve kanadı olmadığını, olamayacağını da anladım; lakin nerde bi' kedi görsem kah ağaç tepesinde kah direklerin tepesinde mal gibi sağa sola zıplıyor, uçamayacaklarını bildikleri halde uçmaya çalışıyorlar. uçma arzusuyla yanıp tutuşuyorlar, keza bazılarının uçtuğu bile oluyor; ama arkadaş tavuklara bakıyorsun kanatları var, it gibi koşabiliyolar, fiziki yapıları mükemmele yakın ama gel gelelim hevesleri yok uçmaya, sağa sola fıtı fıtı yürüyerek gitmekten başka bi' sike merhem oldukları yok. lan bi' beş kilo fazlan var onu vermen lazım, ondan sonra bütün gökyüzü senin; ama yok arkadaş yok, yok yapmıyor.. sonra da gelip, ''vay efendim ben niye döner oldum, bonfilem de hiç güzel olmazdı ama neyse afiyet olsun madem'' diye ağlayıp duruyorlar. yüzsüz herifler.. e hak ediyosun göt, başına gelen her şeyi hak ediyosun sen. hayır arı  bile uçuyor lan, arı uçuyor, tüm bilim dünyasını sikip atarak uçuyor, einstein'i bile ters köşeye yatırmış hayvan deli gibi, umarsızca uçuyor.. arının uçamaması lazım ama uçuyor, lan senin ne eksiğin var, hiç mi utanmıyorsun lan? penguenler bile ufacık bi' buz dağı bulsalar hopplallleyyyy diye kayıyolar uçarmışcasına, onlar da mı örnek olmadı sana? 

ben sizin adınıza utanıyorum hanımlar.. neyse ben şu budu da yiyim de sinirim geçsin. 


nişanlanmak


dünya üzerinde mutlu olunması gerekirken, bu kadar ızdıraplı geçen başka bir dönem daha yoktur heralde. çile çekiyorsun ve birileri bu sıkıntılarını ''bunlar senin hayatının en güzel günleri'' diye isimlendirip sana çileye devam etme yolunda destek veriyorlar. eskiden olgunlaşmak isteyenler mağaralara kapanırlarmış, artık günümüzde bu olgunlaşmayı nişanlılık sağlıyor. öyle çok çekiyorsun ki başka şeyler gözüne küçük gelmeye başlıyor, babacan tavırlara bağlanıyorsun en sonunda. insan-ı kamil oluveriyorsun.

ben nişanlı değilim, zaten biliyosunuz; ancak nişanlanan arkadaşlarımın, akrabalarımın halini gördükçe gözüm korktu iyice. dağ gibi adam telef oldu lan. kız tarafına git-gel yapa yapa imanı gevredi resmen. suratında sahte bir tebessümle dolaşmaya başladı koca adam. her gün kız tarafının yeni yeni akrabalarıyla, konusuyla komşusuyla, aile dostlarıyla tanışa tanışa ve bunların o iğrenç esprilerine dahi gülmek zorunda olmasıyla iyice manyağa bağladı. bir yandan da her dediklerini yapmak zorunda, hem de sevmese bile çok sevmiş, istemiş gibi yapmak zorunda. ızdıraba bakın a dostlar.. amerikan hapishanelerindeki elleri zincirli taş kıran işçiler bile daha insani koşullara sahiptir büyük ihtimal. hiç değilse arada temiz hava almak var. bunda o da yok. ''aşkım, kuzenimin eniştesi almanya'dan gelmiş, gitmezsek ayıp olur.. aşkım, üst komşu nurten ablanın kızının oğlu sünnet olmuş, gidelim, görünelim, hemen döneriz...'' 


hele bi' de 3 saatlik düğününde 2 saat göt atmak için dans dersi alanlar var. bunu benim bi' akraba da yaptı. adam yıllarca evlenmek için uğraşınca nişanlısı ne isterse yapar hale geldi. hani kız dese ki ''canım, iki hafta sıçmasan, bakalım ne olacak, çok merak ediyorum'', harbiden sıçmazdı iki hafta. bunlar 2 ay boyunca her iş çıkışı ders aldılar. düğünlerini de lüks bir mekanda yaptılar. tabi biz alışmışız salihli'nin alçak tavanlı, ses seviyesi beyindeki ses sinirlerinin hepsini siken düğün salonlarına. havuzlu, ferah bir mekanda düğün olunca şaşırdık kaldık. elimi ayağımı bile koyarken emin olamıyordum ''ulan acaba doğru mu yapıyorum?'' diye. bütün konuklar da benim gibi zaten. 

neyse, bu ikili sahneye düğünün açılış dansını yapmak için çıktılar. belki inanmazsın ama; daha dün odun gibi dolaşan herif gitmiş, yerine yontulmuş kalas gelmiş. alışmamış kıça lastik uymuyor tabi. bunlar böyle tango gibi hareketlerle bir şekiller yapmaya çalışıyolar sahnede. bu eşini ileri atıyor, geriden tutuyor. sağa sola eğiliyorlar, bükülüyorlar. sanırsın sahnede iki babun var. bütün konuklar gülmemek için kendini zor tutuyor. e haliyle bu bayağı bi' rezil oldu. eli yüzü kıpkırmızı oldu. baktım iş boka sarıyor, sahneye attım kendimi, bizim eski usul kasap havasına bozdum olayı. orkestra ayak uydurmakta zorlandı ama olsun. adamı kurtardık o kepazelikten.

burdan yeni nesil kız annelerine seslenmek istiyorum; o damat adaylarınız eli mahkum suçlu belleyip her dediğinizi yaptırıyormuşsunuz, yaptırmayın. lütfen.

8 Haziran 2013

kadın terliğiyle bakkala gitmek


içimdeki velet mi yoksa öküz mü henüz belli olmayan çılgının binlerce garipliklerinden birisidir bu bilinçsiz yapılan eylem. aha arkadaş şu yaşıma geldim; o kadar entel gözükme çabalarımı, karizmatik olmaya kastığım tavırlarımı, bir toplulukta ufka bakarak elde etmeye çalıştığım kuul hallerimin hepsini eve en yakın bakkala gitme üşengeçliğim sikip atıyor anasını satayım. bir kere de ev arkadaşını yolla be amk şu bakkala, bir kere de mahalleden ufak bir bebelik gitsin şu susamlı ekmeği almaya.

ben ki eve gelir gelmez bana kısa gelen şortu hemen giyer, o halimle kotuğa uzanırım. biraz sonra ev arkadaşımın ''ekmek almaya gitmezsen akşam ne bulursan onu ziftlenirsin yavşak seni'' ricasıyla köşedeki bakkala doğru fayda-maliyet analizimi yaparak üstümü başımı değiştirmeden küfrede küfrede giderim. fayda-maliyet analizine göre veresiyeyi sıkıntı yapmayan bakkalımız metin abi'nin karşısına takıp takıştırarak çıkmama gerek yok. bakkalda da beğenilecek değilim. di mi ama? sonuç: şortunu çıkarma, ayakkabı giymeye gerek yok, giy ev sahibinin kadın terliğini.

o an bakkal yolunda beni görenlerin de onaylayabileceği gibi dünyanın en sümsük adamı oscarını çok rahat alacak bir performans sergilerim. vallahi o halimle beni görseniz hepiniz başınızın gözünüzü sadakasını bana doğru yönlendirirsiniz. öküz gibi bi' adam, üstünde yer yer üzerine ozon sıçramış gri şort, kocaman ayakların kendisinden 8 numara küçük olan kadın terliğinin içinde yürümeye gayret çabası. üstüne bu görüntüyü iyice dramatize eden ekmeklerin uçlarını kopartarak yiyen bendeniz. o halime bir de peşime sokak köpeklerini ''tut kıskısıkısıskıs'' diye salan bebeler eklenmiyor mu, iyice kepaze oluyorum işte o an..

işin ne boktan kısmı ne biliyon mu hafız, hergün okula giderken aynı anda çıkalım yolda karşılaşalım diye götünüzü yırttığınız kızın sizi o halde görmesi. şöyle bi' baştan aşağı süzüp gülmesi yok mu amk, beni bakkaldaki o antenli televizyonun altına gömün amk. ben böyle dramatik bi' an yaşamadım hayatımda. neyse, bizim iş yine olmadı yani anlıycağın. olsun, yılmak yok. benim hala kırtasiyeci sevim'den umudum var, ''tek sayfa mı olsun, yoksa önlü arkalı mı çekeyim'' derken ki, o işvesi, o gülüms... höytt.. noluyo lan yavşak.. yengen olum o, fesatlık yapma, kaynatasız seni..

1 Mayıs 2013

lalettayin




geçen okuldan çıkmışım istiklal'deyim, yürürken bizim ingilizce kursundaki hocası tommy'i gördüm, balkan lokantası'nda çorba söylemiş kendine, uzaktan görünce, dur bi' selam vereyim şu taşaksıza, dedim girdim içeri. selamlaştıktan sonra çöktüm yanına, kaç haftadır doluyum anlatıcam anlatamıyom adama, o kadar geliştiremedim ingilizceyi, bu ibiş de anca yemek, çorba, su, çay, 5 lira, teşekkür'ü öğrenmiş. anlaşamadık uzun zamandır bi' türlü, ama kendisiyle aramızdaki yaş farkının az olmasından mütevellit, abim gibi de ısındım tomi'ye.. 

velhasıl başladım ben konuşmaya. bak tomi, bilirsin severim seni, 2-3 aydır beraber dersler yapıyoruz, gülüyoruz, eğleniyoruz, bi hukukumuz var. teee ebesinin amından londra'nın köyünden kalkıp gelmişin ekmeğinin peşindesin eyvallah da, la oğlum şu dalyarak tywen'la eve çıkmak da noluyo amına koyım lan?, dedim biraz sinirlenerek.. önüne bakarak yemeğe devam etti..

tomi, müdür bak tywen için iyi konuşmuyolar kursda, erkek seviciymiş, allah muhafaza bak aman diyim, biz seni delikanlı biliyoruz, yiğidin harman olduğu smithfield'den geldin, dönemezsin allah'ıma, keserler çükünü, tarlabaşında çalıştırırlar tomi abla diye.. yüzün de temiz, kösesin de zaten, sikerler olum sikerler.. bi' an önce ayrıl o evden, kalcak yer bulasıya kadar bende de kalabilirsin bak, sıkışırız biraz.. tamam mı la, şş tomi.. onaylarmış gibi kafa salladı..

bağhele, o derse ''tommiii'' diye çağırınca ''yes sir'' demek noluyo lan, orda rencide olma diye söylemedim ama top musun lan sen? efendim ne amıcık? büyüksün hem sen benden.. oğlum para veriyoruz diye bu kadar pohpohlamana gerek yok lan, ismimle hitap etsen yeter. bak koçero, burası türkiye, burda öğrenciler öğretmenlerine saygıyla hitap eder.. sen hiç albaydan milli güvenlik dersi almadın mı amına koyım??... 

biraz sessizlik olduktan sonra, çorbası bittiğini görünce, tatlı da yer misin hafız, ben söyliyim, sütlaç.. gömelim mi beraber???

-yok hafız, doydum ben, eyvallah...
+nasıl dedin? neyy??? nasıll??? sennn nas.... 
-sağol moruk, derse geç kaldım, hadi allah'a emanet..
+hasssiktirrr be rıfrat ağbiiiii.... hasssiktirr.. amcığa bak bi' de gülüyo.. olum ne güzel konuşuy... baya da açılmıştım lan.. olum bari konuşmasaydın da rüyamda bile mençıştır ingilizcesiyle konuştuğumu zannetseydim lan. zalımsın tomiii zalımmmm.... tomiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!!!!

awakening.. (uyanış)


23 Nisan 2013

El işi dersindeki zulûm



öğrenci adama türev, integralden bile daha çok çektiren angaryadır bu ders.. bak kaç yıl geçti üzerinden, bu derste yaptıklarım halen anlatılır. halen dalgası geçilir aile arasında. ulan ben normal vakitte yemek yerken bile herhangi bir öğünü üzerine dökmeden bitiremeyen bir insanım. bana elişi dersi verirsen sıçar sıvarım etrafa. ben ne anlarım  çim adam yapmaktan, uçurtma yapmadan. ha enteresan şeyler gelmedi mi başıma, geldi. zaten ben böyle havalarda tütüne alıştım, böyle bir el-işi dersinde de makarnadan soğudum.

her hafta makromeyle uğraşmaktan, halı dokumaktan artık yılmıştık ki öğretmen müjdeyi verdi:

- çocuklar haftaya evlerinizden makarna, tuz, küçük tüp, tava getirin, derste makarna yapacaz hep beraber...

gören de yerli malı haftası yapıyoruz zanneder.. şu isteklere bak. gerçi çocuk aklı nasıl sevindik nasıl böğürdük anlatamam..  o zamanki biricik sevdiğim gizem'e sevinç bahanesiyle bir sarılmışım ki sınıf zor ayırdı sonra. öğretmen bile o hareket yüzünden ''duygularımı dolu dolu yaşamamamın gerekliliği''nden bahsetmişti bana. dinleyen beri gelsin.

bir hafta sonra  malzemelerle birlikte derse geldik.. yanımızda tabaklar, makarnalar, tavalar, çatal kaşık hepsinden var. sanırsın Feriye Lokantası'nın mutfağındayız. ben zannediyorum ki diğer malzemeler okulda var, onları da öğretmen getirince ekleyecez. ben alışmışım o vakte kadar makarnayı tereyağlı, salçalı, kıymalı, yoğurtlu yemeye. başıma gelecekleri bileydim, hiç gider miydim o derse. neyse tencerelere suyu ekledik, tüpleri yaktık, makarnalar güzel güzel pişiyor. benim yanımda süzgeç falan da var. lan çocuk aklı nasıl da ciddiye almışım. tam makarna kıvamına geldi, suyunu süzdürüp salçalayıp yoğurtlamayı düşünüyordum ki öğretmen o tarihi demecini verdi:

- çocuklar süzdürmenize gerek yok. makarnanın vitamini suyundadır. suyuyla beraber içecez makarnayı, çorba gibi olacak.

anam lafa bak sen la. kadıncağız besin değeri, protein, karbonhidrat neyim bik bik ötüyor ya ben beynimden vurulmuşa döndüm. su içinde yüzen makarnayı ben nasıl yiyecem la ben? makarnaya ezogelin çorbası muamelesi yaptırdı kadın ya. makarna zaten tabiatı gereği yeri geliyor çatala bile zor takılıyor, ben o spagettileri benim kaşığa nasıl sarayım da yiyeyim. o makarnanın rengiyle bozlaşmış suyu nasıl içeyim. böyle iş mi olur? makarnanın öyle yenilmesinin teklif dahi edilmesi yasaklanmalı arkadaş. anayasaya eklensin.. su içinde makarna diyorum arkadaş ya. ben istemiyorum öyle makarnanın vitamini de, karbonhidratını da..  bana tereyağında bir güzel salçala şunu, sonra varsa kıyma, üzerine de biraz yoğurt, oohh, değme keyfime... öğretmen içirdi biliyon mu bize o makarnayı o ders? yeryüzünde makarna içen ilk canlılar olduk.

bu makarna faciasını atlattık, öğretmen bu sefer de romantik yönümüzü ortaya çıkarmayı kafaya koymuş olacak ki ''haftaya alçıdan kalplerinizi getirin'' deyip beni yine attı telaşlara. ödev bu. alçıdan kalp yapılacak. hani görünüşte basit gibi ama iş benim gibi bir yeteneksize düşünce en basit şey en olmaz hale bürünüyor.

haftasonu olunca ödev telaşı düştü bana. neyse, gidip hırdavatçıdan 2 kilo alçı aldım. bir de kartonu kalp şeklinde kestim, 3 boyutlu bir kalıp hazırladım. o biçim.. o kalıbın içini dolduracam. kimse de ''oğlum, bu kalıp biraz büyük gibi sanki, bunu biraz küçük yapsan daha iyi olur gibi'' demiyor. eve geldim, 2 kilo alçıyı 2 kilo suyla karıştırıp döktüm benim kalıba. dolmadı lan. biri de söylemedi şöyle yapıcan diye, badozlama daldım tabi ben de..  4 kiloluk kalp yaptım, dolmadı. 4 kilo diyorum ya, yerinden kaldıraman öyle kalbi. 

peki 4 kilo zaten yeterince kocamanken ben kalıbın hepsi dolmayınca ne yaptım? gittim bir kilo alçı daha aldım. ona da suyu ekledim, döktüm kalıbın üstüne. kalıp tam doldu şimdi ama benim elimde de 6 kiloluk atsan atılmaz, satsan satılmaz, okula götürmeye kalkarken allah korusun birinin ayağına düşürsen elemanın ayağını elini verecek kadar büyük ki, zaten yerinden oynatmaya gücünün yetmeyeceği bir kalp oldu. 6 kiloluk kalp lan bu ve ben ne yaptım biliyon mu? o kalbi ciddi ciddi okula götürdüm ''ödevi yaptım öğretmenim ben'' diyerek.

tuzsuz makarnayı bize içiren öğretmenin kalbimi görünce söylediklerini bugün bile unutamam:

- evladım, bu biraz büyük olmamış mı?

büyük mü olmuş? tespite bak.. amına koyim ben sanki bilmiyorum büyük olduğunu. yaptık bir hata işte. bütün sınıfa yetecek kadar kalp yapmışım tek başıma. sayende bütün okula taşak malzemesi oldum. büyük olmuşmuş.

sonradan o kalbi geri eve de götüremedim. okul bitene kadar sıramın gözünde durdu. veli toplantısına giden babam, benim kalbi görünce hangi sırada oturduğumu anlamış hemen. kalbim veli toplantısında bile anlatılmış, zaten dersler de vasat, okumaz bu çocuk diyip gülüşmüşler. şu hoyratlığa bağhele. aslında normal kalpler öyle olsa daha iyi olur la. 6 kiloluk alçıdan kalp. kolay kolay kırılmaz hem. şimdi biri geliyor, saniyesinde bin parçaya bölüyor. alçıdan olaydı iyiydi.

10 Nisan 2013

Mevlana eşcinsel mi?



      Son bi' kaç yıldır Mevlana ve Şems arasındaki yakın dostluk ilişkisini çarpıtıp, onların ''eşcinsel'' olduğunu iddia edenler hatırı sayılır derecede artmaya başladı. bu arkadaşlar nedense, yıldızlar ve galaksiler tepesinde ondan habersiz, tesbih taneleri gibi dönerken bundan bîhaber olan ve akıl almaz dizaynı kör tesadüflere ve kendiliğinden oluşmuş kurallara bağlamanın anlamsızlığını formülize etmeye çalışırken bir yandan da, hümanizmin etkisinden kurtulamayarak, inanan insanların değer yargılarını aşağılamaya çalışmakta, egolarını tatmin etmeye çalışmakta. büyüklerimiz şöyle der; ''inanç görünmeyene inanmaktır, görünmeyene inaniyorsan başkalarının görmediklerini görürsün.''  son olarak Kafîrun suresinden bir ayet paylaşarak Sultan Veled ve Şems arasındaki sohbeti anlatmak istiyorum; ''lekum dinikum ve liye din'' yani; senin dinin sana, benimki bana..

- iyi ama sonra senin hakkında ileri geri bir sürü laf ediyorlar. hatta iki erkek bu kadar yakın dost olamaz: olursa ortada ağza alınmayacak bir düşkünlük vardır diyenler bile çıkıyor. öyle kızıyorum ki böyle art niyetli, bu kadar fesat dolu olmalarına...şems bunu duyunca sessiz bir ah etti ve sonra bana bir hikâye anlattı.

''iki seyyah bir şehirden diğerine gidiyormuş. derken yollarının üstüne taşkın bir dere çıkmış. tam suyu geçecekler, az ötede korkudan tir tir titreyen yapayalnız ve gencecik bir kadın görmüşler. adamlardan biri hemen kadının yardımına koşmuş. onu sırtına almış, suyu öylece aşmış. sonra kadını derenin öte yakasında yere bırakıp iyi günler dilemiş. böylece yollarına devam etmişler. ancak yolun kalan kısmında öteki seyyahın ağzını bıçak açmamış. suratından düşen bin parça. somurttukça somurtuyor. birkaç saat böyle surat astıktan sonra suskunluğunu bozup şöyle demiş:

- ne demeye o kadına yardım ettin? bir de üstelik ona dokundun. seni ayartabilirdi, baştan çıkarabilirdi! erkekle kadın böyle temas etsin, olacak iş mi! ayıp yahu! olmaz, bize yakışmaz!"kadını sırtında taşıyan seyyah sabırla gülümsemiş:

-iyi de dostum, ben o genç kadını derenin karşısına geçirip orada bıraktım; sen ne demeye hâlâ taşırsın?'

-"kimi insan böyledir" dedi şems. "kendi korkularını, önyargılarını başkalarına yansıtır ve onlarda gördüğünü sanır. işte asıl yük budur. zihinlerini zanlarla doldurur, sonra da bunca ağırlığın altında eziliverirler. babanla aramızdaki bağın derinliğini anlayamayanlara söyle, önce kendi zihinlerindeki kiri pası temizlesinler!"