1 Mayıs 2013

lalettayin




geçen okuldan çıkmışım istiklal'deyim, yürürken bizim ingilizce kursundaki hocası tommy'i gördüm, balkan lokantası'nda çorba söylemiş kendine, uzaktan görünce, dur bi' selam vereyim şu taşaksıza, dedim girdim içeri. selamlaştıktan sonra çöktüm yanına, kaç haftadır doluyum anlatıcam anlatamıyom adama, o kadar geliştiremedim ingilizceyi, bu ibiş de anca yemek, çorba, su, çay, 5 lira, teşekkür'ü öğrenmiş. anlaşamadık uzun zamandır bi' türlü, ama kendisiyle aramızdaki yaş farkının az olmasından mütevellit, abim gibi de ısındım tomi'ye.. 

velhasıl başladım ben konuşmaya. bak tomi, bilirsin severim seni, 2-3 aydır beraber dersler yapıyoruz, gülüyoruz, eğleniyoruz, bi hukukumuz var. teee ebesinin amından londra'nın köyünden kalkıp gelmişin ekmeğinin peşindesin eyvallah da, la oğlum şu dalyarak tywen'la eve çıkmak da noluyo amına koyım lan?, dedim biraz sinirlenerek.. önüne bakarak yemeğe devam etti..

tomi, müdür bak tywen için iyi konuşmuyolar kursda, erkek seviciymiş, allah muhafaza bak aman diyim, biz seni delikanlı biliyoruz, yiğidin harman olduğu smithfield'den geldin, dönemezsin allah'ıma, keserler çükünü, tarlabaşında çalıştırırlar tomi abla diye.. yüzün de temiz, kösesin de zaten, sikerler olum sikerler.. bi' an önce ayrıl o evden, kalcak yer bulasıya kadar bende de kalabilirsin bak, sıkışırız biraz.. tamam mı la, şş tomi.. onaylarmış gibi kafa salladı..

bağhele, o derse ''tommiii'' diye çağırınca ''yes sir'' demek noluyo lan, orda rencide olma diye söylemedim ama top musun lan sen? efendim ne amıcık? büyüksün hem sen benden.. oğlum para veriyoruz diye bu kadar pohpohlamana gerek yok lan, ismimle hitap etsen yeter. bak koçero, burası türkiye, burda öğrenciler öğretmenlerine saygıyla hitap eder.. sen hiç albaydan milli güvenlik dersi almadın mı amına koyım??... 

biraz sessizlik olduktan sonra, çorbası bittiğini görünce, tatlı da yer misin hafız, ben söyliyim, sütlaç.. gömelim mi beraber???

-yok hafız, doydum ben, eyvallah...
+nasıl dedin? neyy??? nasıll??? sennn nas.... 
-sağol moruk, derse geç kaldım, hadi allah'a emanet..
+hasssiktirrr be rıfrat ağbiiiii.... hasssiktirr.. amcığa bak bi' de gülüyo.. olum ne güzel konuşuy... baya da açılmıştım lan.. olum bari konuşmasaydın da rüyamda bile mençıştır ingilizcesiyle konuştuğumu zannetseydim lan. zalımsın tomiii zalımmmm.... tomiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!!!!

awakening.. (uyanış)


23 Nisan 2013

El işi dersindeki zulûm



öğrenci adama türev, integralden bile daha çok çektiren angaryadır bu ders.. bak kaç yıl geçti üzerinden, bu derste yaptıklarım halen anlatılır. halen dalgası geçilir aile arasında. ulan ben normal vakitte yemek yerken bile herhangi bir öğünü üzerine dökmeden bitiremeyen bir insanım. bana elişi dersi verirsen sıçar sıvarım etrafa. ben ne anlarım  çim adam yapmaktan, uçurtma yapmadan. ha enteresan şeyler gelmedi mi başıma, geldi. zaten ben böyle havalarda tütüne alıştım, böyle bir el-işi dersinde de makarnadan soğudum.

her hafta makromeyle uğraşmaktan, halı dokumaktan artık yılmıştık ki öğretmen müjdeyi verdi:

- çocuklar haftaya evlerinizden makarna, tuz, küçük tüp, tava getirin, derste makarna yapacaz hep beraber...

gören de yerli malı haftası yapıyoruz zanneder.. şu isteklere bak. gerçi çocuk aklı nasıl sevindik nasıl böğürdük anlatamam..  o zamanki biricik sevdiğim gizem'e sevinç bahanesiyle bir sarılmışım ki sınıf zor ayırdı sonra. öğretmen bile o hareket yüzünden ''duygularımı dolu dolu yaşamamamın gerekliliği''nden bahsetmişti bana. dinleyen beri gelsin.

bir hafta sonra  malzemelerle birlikte derse geldik.. yanımızda tabaklar, makarnalar, tavalar, çatal kaşık hepsinden var. sanırsın Feriye Lokantası'nın mutfağındayız. ben zannediyorum ki diğer malzemeler okulda var, onları da öğretmen getirince ekleyecez. ben alışmışım o vakte kadar makarnayı tereyağlı, salçalı, kıymalı, yoğurtlu yemeye. başıma gelecekleri bileydim, hiç gider miydim o derse. neyse tencerelere suyu ekledik, tüpleri yaktık, makarnalar güzel güzel pişiyor. benim yanımda süzgeç falan da var. lan çocuk aklı nasıl da ciddiye almışım. tam makarna kıvamına geldi, suyunu süzdürüp salçalayıp yoğurtlamayı düşünüyordum ki öğretmen o tarihi demecini verdi:

- çocuklar süzdürmenize gerek yok. makarnanın vitamini suyundadır. suyuyla beraber içecez makarnayı, çorba gibi olacak.

anam lafa bak sen la. kadıncağız besin değeri, protein, karbonhidrat neyim bik bik ötüyor ya ben beynimden vurulmuşa döndüm. su içinde yüzen makarnayı ben nasıl yiyecem la ben? makarnaya ezogelin çorbası muamelesi yaptırdı kadın ya. makarna zaten tabiatı gereği yeri geliyor çatala bile zor takılıyor, ben o spagettileri benim kaşığa nasıl sarayım da yiyeyim. o makarnanın rengiyle bozlaşmış suyu nasıl içeyim. böyle iş mi olur? makarnanın öyle yenilmesinin teklif dahi edilmesi yasaklanmalı arkadaş. anayasaya eklensin.. su içinde makarna diyorum arkadaş ya. ben istemiyorum öyle makarnanın vitamini de, karbonhidratını da..  bana tereyağında bir güzel salçala şunu, sonra varsa kıyma, üzerine de biraz yoğurt, oohh, değme keyfime... öğretmen içirdi biliyon mu bize o makarnayı o ders? yeryüzünde makarna içen ilk canlılar olduk.

bu makarna faciasını atlattık, öğretmen bu sefer de romantik yönümüzü ortaya çıkarmayı kafaya koymuş olacak ki ''haftaya alçıdan kalplerinizi getirin'' deyip beni yine attı telaşlara. ödev bu. alçıdan kalp yapılacak. hani görünüşte basit gibi ama iş benim gibi bir yeteneksize düşünce en basit şey en olmaz hale bürünüyor.

haftasonu olunca ödev telaşı düştü bana. neyse, gidip hırdavatçıdan 2 kilo alçı aldım. bir de kartonu kalp şeklinde kestim, 3 boyutlu bir kalıp hazırladım. o biçim.. o kalıbın içini dolduracam. kimse de ''oğlum, bu kalıp biraz büyük gibi sanki, bunu biraz küçük yapsan daha iyi olur gibi'' demiyor. eve geldim, 2 kilo alçıyı 2 kilo suyla karıştırıp döktüm benim kalıba. dolmadı lan. biri de söylemedi şöyle yapıcan diye, badozlama daldım tabi ben de..  4 kiloluk kalp yaptım, dolmadı. 4 kilo diyorum ya, yerinden kaldıraman öyle kalbi. 

peki 4 kilo zaten yeterince kocamanken ben kalıbın hepsi dolmayınca ne yaptım? gittim bir kilo alçı daha aldım. ona da suyu ekledim, döktüm kalıbın üstüne. kalıp tam doldu şimdi ama benim elimde de 6 kiloluk atsan atılmaz, satsan satılmaz, okula götürmeye kalkarken allah korusun birinin ayağına düşürsen elemanın ayağını elini verecek kadar büyük ki, zaten yerinden oynatmaya gücünün yetmeyeceği bir kalp oldu. 6 kiloluk kalp lan bu ve ben ne yaptım biliyon mu? o kalbi ciddi ciddi okula götürdüm ''ödevi yaptım öğretmenim ben'' diyerek.

tuzsuz makarnayı bize içiren öğretmenin kalbimi görünce söylediklerini bugün bile unutamam:

- evladım, bu biraz büyük olmamış mı?

büyük mü olmuş? tespite bak.. amına koyim ben sanki bilmiyorum büyük olduğunu. yaptık bir hata işte. bütün sınıfa yetecek kadar kalp yapmışım tek başıma. sayende bütün okula taşak malzemesi oldum. büyük olmuşmuş.

sonradan o kalbi geri eve de götüremedim. okul bitene kadar sıramın gözünde durdu. veli toplantısına giden babam, benim kalbi görünce hangi sırada oturduğumu anlamış hemen. kalbim veli toplantısında bile anlatılmış, zaten dersler de vasat, okumaz bu çocuk diyip gülüşmüşler. şu hoyratlığa bağhele. aslında normal kalpler öyle olsa daha iyi olur la. 6 kiloluk alçıdan kalp. kolay kolay kırılmaz hem. şimdi biri geliyor, saniyesinde bin parçaya bölüyor. alçıdan olaydı iyiydi.

10 Nisan 2013

Mevlana eşcinsel mi?



      Son bi' kaç yıldır Mevlana ve Şems arasındaki yakın dostluk ilişkisini çarpıtıp, onların ''eşcinsel'' olduğunu iddia edenler hatırı sayılır derecede artmaya başladı. bu arkadaşlar nedense, yıldızlar ve galaksiler tepesinde ondan habersiz, tesbih taneleri gibi dönerken bundan bîhaber olan ve akıl almaz dizaynı kör tesadüflere ve kendiliğinden oluşmuş kurallara bağlamanın anlamsızlığını formülize etmeye çalışırken bir yandan da, hümanizmin etkisinden kurtulamayarak, inanan insanların değer yargılarını aşağılamaya çalışmakta, egolarını tatmin etmeye çalışmakta. büyüklerimiz şöyle der; ''inanç görünmeyene inanmaktır, görünmeyene inaniyorsan başkalarının görmediklerini görürsün.''  son olarak Kafîrun suresinden bir ayet paylaşarak Sultan Veled ve Şems arasındaki sohbeti anlatmak istiyorum; ''lekum dinikum ve liye din'' yani; senin dinin sana, benimki bana..

- iyi ama sonra senin hakkında ileri geri bir sürü laf ediyorlar. hatta iki erkek bu kadar yakın dost olamaz: olursa ortada ağza alınmayacak bir düşkünlük vardır diyenler bile çıkıyor. öyle kızıyorum ki böyle art niyetli, bu kadar fesat dolu olmalarına...şems bunu duyunca sessiz bir ah etti ve sonra bana bir hikâye anlattı.

''iki seyyah bir şehirden diğerine gidiyormuş. derken yollarının üstüne taşkın bir dere çıkmış. tam suyu geçecekler, az ötede korkudan tir tir titreyen yapayalnız ve gencecik bir kadın görmüşler. adamlardan biri hemen kadının yardımına koşmuş. onu sırtına almış, suyu öylece aşmış. sonra kadını derenin öte yakasında yere bırakıp iyi günler dilemiş. böylece yollarına devam etmişler. ancak yolun kalan kısmında öteki seyyahın ağzını bıçak açmamış. suratından düşen bin parça. somurttukça somurtuyor. birkaç saat böyle surat astıktan sonra suskunluğunu bozup şöyle demiş:

- ne demeye o kadına yardım ettin? bir de üstelik ona dokundun. seni ayartabilirdi, baştan çıkarabilirdi! erkekle kadın böyle temas etsin, olacak iş mi! ayıp yahu! olmaz, bize yakışmaz!"kadını sırtında taşıyan seyyah sabırla gülümsemiş:

-iyi de dostum, ben o genç kadını derenin karşısına geçirip orada bıraktım; sen ne demeye hâlâ taşırsın?'

-"kimi insan böyledir" dedi şems. "kendi korkularını, önyargılarını başkalarına yansıtır ve onlarda gördüğünü sanır. işte asıl yük budur. zihinlerini zanlarla doldurur, sonra da bunca ağırlığın altında eziliverirler. babanla aramızdaki bağın derinliğini anlayamayanlara söyle, önce kendi zihinlerindeki kiri pası temizlesinler!"

28 Mart 2013

zenginlik

zor iş, gerçekten bak, ya da bana öyle geliyor. neticede bu para da gökten yağmıyor ya bu zenginlerin başına. bir şekilde kazanıyorlar. yöntemi karıştırma, günahlarını alacak değilim. tabi zengin yaşantısı bana uzak olduğundan ordan burdan gördüğümle değerlendirecem belki ama üç aşağı beş yukarı böyledir. 

mesela; ali ağaoğlu. tiril tiril giyiniyor adam di mi? umut sarıkaya'da sık sık belirtiyor zati bunu. tiril tiril adam. sürekli şık, böyle resmi bi kıyafetler, en normal giydiği takım elbise. tabi bir de filmlerden gördüklerimiz var. büyük başın büyük derdi olur diyorlar ya, sürekli bi fitne fesat işlerle uğraş. işte biri senin kuyunu kazsın, sen ona karşılık ver, sürekli fitne fücur. insanın ruhu daralır, kalbi kararır böyle fesatlık düşüne düşüne. 

bi' de duvara yüzü dönüp konuşarak viski içmek var tabi. ya zaten düşmana bi kere sırt dönülür mü, baştan o kısım yanlış da, işin viski kısmı kötü. ben yapamam şahsen. şarhoşluğum kötü benim, içince sürekli öpülmek isteyen biriyim. sarhoş kafa, bunun önünü alamam sonra. 

sürekli toplantılar var sonra, git katıl, sonra konuşma yap kerli ferli bir sürü kalantorun önünde. topluluk önünde konuşmak zaten ayrı bir sıkıntı. sonra bu kalantorlarla sürekli ''evet efendim, sepet efendim''li konuş. sevmediğin, nefret ettiğin bi adama bile ''siktir git lan şurdan dalyarrağı'' diyemiyorsun. paranla rezillik gibi bi' şey. 

yanında sürekli binlerce lira taşıyorsun bi de. bu da ayrı bi telaş unsuru. ulan benim cebimde 100 lira olsa beni alıyo bi dert, bu kadar para başıma bela olur diye. yanımda binlerle dolaşsam kapkaça uğrayacam diye sağımı solumu kontrol etmekten yolda yürüyemem. gördüğün gibi yanımda taşıdığım paranın miktarından daha kaybediyorum ben. özeniyoruz falan ama ne bileyim, sanki zenginlik başa bela gibi. gerçi şimdi cebimde 20 lirayla böyle yazınca bi samimiyetsizlik gibi gelebilir dışardan ama harbiden öyle değil. kendi yağımda kadar kızarmak daha güzel geliyor bana. yağa benle beraber ekmek bandıran biri daha olsun yeter bana.

10 Mart 2013

ne diyoduk?



bazen insanın içinden hiç gelmiyo yazmak. öyle kalıyorsun, yazmak istiyorsun ama elin gitmiyo.  kağıt sana, sen kağıda bakıyorsun. yok, olmuyor bi türlü. insanın kafasında herhangi bir şeye dair yazacak bir şey olmaz mı? olmuyo işte amına koyim. nasıl olmuyor? bilmiyorum. bazen gerçekten kafa diye saksı taşıyomuşum gibi geliyor. annem hep derdi saman dolu o kafan diye. belki de...

bazen de bu kafa artık pistonları mı yakmaya başlıyor, o durgun geçirdiği zamanların hıncını mı alıyor nedir bilmem, olur olmadık şeylere dair paragraflarca, sayfalarca yazabiliyorum. mesela mauritius adası. mauritius'a dair bir şeyler yazan bir zihnim var la benim, bilmiyorum neden. resmi dillerini, başkentini, turistik alanlarını, milli takım oyuncularını biliyorum. böyle tövbe bismillah;
deforme olmuş sanırım benim kafa. normal çalışmıyor. yaralı parmağa işeyen konulara değineyim istiyorum; ama beceremiyorum arkadaş.. yazma konusundaki arzumu, varsa maharetimi, öyle lüzumsuz ve fevkalade gereksiz şeylere harcıyorum; ama kendimi  durduracak da değilim. seviyorum böyle takılmayı. dünyayı kurtarmak gibi bir niyetim yok. götümü kurtarsam yeter.. o arada biraz da geyik yapsam kâfî benim için.

ben büyümek, öyle siyasi, tarihi afilli şeyler yazmak istemiyorum. büyümek de istemiyorum aslında.. hayatımda bu derece istemediğim halde bana dayatılan ikinci bir şey daha görmedim. her gün, bir önceki güne göre daha bir büyüyorum; amma velakin bunun önüne geçmek için yapabileceğim hiçbir şey yok. göz göre göre elden gidiyor çocukluğum, gençliğim, leblebi tozum..

artık herkes tarafından ciddiye alınmamdan bahsetmiyorum bile. çocukken yaptığın şeyleri, söylediklerini kimse ciddiye almazken bugün herkes ağzımın içine bakıyor, hareketlerimden öküz altında buzağı aramaya kalkıyor. bol keseden atış artık yasak. evimize misafirliğe gelenler dün babamla sohbet ederken bugün babama hal hatırı sorduktan sonra dönüp benimle sohbete başlıyor. büyümek, zorla öne çıkmaya sebep oluyor. her şeyinden bir anlam bekleniyor. anlamsızlıklara, absürdlüklere hasret bıraktırıyor.

işin kötü tarafı; mevzuya yeni ayıktım ben. bir kaç zaman önce olsaydı büyümemek için bir çare düşünürdüm; ancak büyümenin boktan bi' şey olduğunu farkettiğimde çoktan büyümüş olduğumu da farkettim ve yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. zaten bizim bakkalda da leblebi tozu satılmıyordu artık. pardon, orası da artık bakkal değildi, süpermarket olmuştu.


buraya kendi hoşuma giden şeyleri yazıyorum; ama geçen bir arkadaş dedi ki; ''sen artık komikli şeyler yazmayı bırakıp, siyaset yazmalısın''... bak bak, beni kurtların önüne atıp parçalatacak he mi? ''senin gibi boş boş şeylere yazacağıma hiç yazmam daha iyi'' diyor. yani şimdi ben boş şeylere mi yazıyorum? öyle midir? ulan ne yazsam dolu olacak bilemiyorum ki. birilerinin de benim değindiğim şeylere değinmesi gerekmez mi? bence gerekir. birileri ciddi şeylere değinirken birileri de sike sürülmeyecek şeylere değinmeli ki armoni, pardon harmoni yakalansın. budur yazmak işte hafız. serbest sıçıp saçmalamak. kafanın her yanını ortaya koymak. siz bakmayın lafı uzattığıma.. kıssadan hisse; pompaya devam.

9 Mart 2013

konvoyun birleştiriciliği



şu dünyada insanların arasındaki bütün farklılıkları kaldırıp herkesi birbirine eşitleyen en etkili organizasyonlardan biridir, düğün konvoyları.  insanlar arasındaki bütün mesafeler kalkıyor, herkes bir amaca kilitlenmiş şekilde; emosu, memosu, hipster'ı, hippisi, ağır abisi, entellektüeli, ıvırı, zıvırı vb... genci yaşlısı herkes bir arada. kültürlerin kaynaşması. daha doğrusu kültürlerin tek bir kültür çatısı altında eriyip bitmesi. hepimiz kardeşiz ''we're brothers'' diyip hümanizmi savunan arkadaşlar şu ananeyi bütün dünyaya yayabilse, tüm dünya işte o zaman ''kardeş'' olur. 

öncelikle o müthiş eğlencenin ardından düğün salonu kısmı atlatılmış, salon çıkışında kızını evlendiren ana-baba dahi derdini unutup, arabalara yerleşme kaygısıyla yer kapma derdine düşmüş, herkes sonunda sağ salim kıçını bir araba koltuğuna yerleştirmiş. artık o curcuna araba atmosferinde düğün ahalisi tek bir noktaya odaklanıyor: bu gece bu iki arkadaşı çoşkulu bir şekilde halvete uğurlamak..  işte bu ahval ve şerait içinde kafalar camlardan çıkıyor, eller kollar dışarı salınıyor. herkeste bir çoşku, büyük bir kendini kaybetmişlik hali de cabası. daha biraz evvel salonda annesine ''off ne işim var benim ya burda?'' diyen hipsterımız, mürekkep yalamaktan ciğeleri solmuş, düğün ortamını banal bulan entellektüelimiz bile o çoşkuya kendini kaptırıyor. kaptırmayıp da ne yapacak? 5 kişilik arabaya 9-10 kişi doluşmuş, gel de yanındakine sarılma o arabada. mecbur sarılacan, samimiyet alıp yürüyecek. siktir et karizmayı. katıl o çoşkuya. var mı daha güzel bir an arkadaş? şahsen benim dünya barışını sağlamak için önerim budur; milletleri bir araya getirip anadolumuzun herhangi bir yerinde düğün konvoyuna dahil etmek. bütün krizlere çözüm olmazsa ben de bu işten anlamıyorum arkadaş..

8 Mart 2013

platonik aşk




öyle deme, aşkın en güzeli. uzmanım ben bu konuda.. akarı yok, kokarı yok, hiç bi' şeye bulaşmıyosun. ne gezme var, ne tozma, ne regl tripleri var, ne sevgililer günü kasıntısı, açılma derdi yok, konuşma derdi yok.  insan biraz kanaatkar olmalı, platonik aşklara razı olmalı. hem karşılık verdi, vermedi, aldım,alamadım derdi yok. önemli olan kendini kaptırmamak. platonik aşk da olsa, yeri geldi mi noktayı koyacan aga, bitiricen ilişkiyi. baktın senin değişmeni istiyor, seni sevdiği hallerden vazgeçmeni talep ediyor, kişiliğiyle platonik aşkınıza balta vuruyorsa çizgiyi çekmeyi bileceksin.. durduracaksın. duracaksınız.. ''bu ilişki nereye gidiyor?'' diye insan kendine sormayı bilmeli neticede.

işin kötü tarafı nedendir bilmiyorum ama ayran gönüllüyüm ben. önce birine platonik aşık ol, sonra daha güzel birini gördün, hemen ol aşık ol, sonra daha tatlı birini gördün hooop hemen ondasın. platonik aşkın da bir sınırı olmalı tabi. benim gibi otobüste gördüğün güzele, indiğin durağa kadar, eve gelince komşunun güzeller güzeli kızına, televizyonu açınca baş kadın karaktere şeklinde bir ayran gönüllülük yapmayacaksın.

bi' gün  artık nasıl platonikleştiysem bir defasında platonik aşkımdan karşılık aldım. körün istediği bi göz allah verdi iki göz hesabı. korktum valla. ben seni sevmeyi sevmişim gibi felsefi olarak benden nefret ettirecek laflar ettim. saçmaladım. ''saçmalayınca bile tatlısın'' cevabını aldım. neticede platoniklik çok kötü değil, güzel bile sayılabilir. birbirini tanıyınca genelde ortak noktada buluşması zor oluyor. gel git derken yoruluyorsun. mavi hüzünler biriktiriyor millet. sonra karın üstünde uyuyorsun ama üşüdüğünün farkında değilsin miydi? öyle bi takım sözler. hiç çekemem ben bu tantanayı. çekememeyi bırak, aleni dalga geçerim, ayıp olur. ben karşımdakiyle dalga geçsem de onu düşünen biriyim. yapmak istemem. yine de mavi hüzün biriktirene de bi şey demem.